11 Şubat 2011 Cuma

Gölge etme başka ihsan istemem...












Bir fıçıya su da konabilir şarap da. Zeytinyağı da konabilir, sirke de. Peki bir insan fıçıyı ev edinebilir mi? Evet Diyojen, darphanede büyüyen çocuk bir fıçıyı ev edindi kendine. Yalnız ev mi, bir kürsü aynı zamanda!
Nesneler: Para, değnek, torba, fıçı, fener, maşrapa.

Yerler: Sinop ve Atina.

Kahramanlar: Dilenci ve ötekiler.

Tarih: Milattan önce 412.

Altın ve gümüşün topraktan soyunup insanların kesesine girebilmesi için cevherin eritilip kalıplara dökülmesi, alevden ruhunu teslim ederken işlemeli bir elbise giymesi gerekiyor. Para, tedavüle girmeden önce darphanenin karanlık odalarını tuhaf bir ışıkla aydınlatırken, zamanla insanların ellerinde kaybedeceği parıltıyı bir başka yere, insanların gözlerine taşıyacağı ânı hayal ediyor.

Darphane sorumlusu oğluyla paraları sayarken sık sık zihinleri dağılıyordu. Rakamı hatırlayamayınca yeniden saymaya başlıyorlar; bir, iki, üç, dört, beş derken yine kendilerini tabiatın kucağında buluyorlardı. Güneşin parlaklığı altın, suyun sesi gümüş parada yoktu. Baba oğluna daha çok para kazanmaktan söz etmiyor, oğul saydıkları paranın neden kendilerinin olmadığını babaya sormuyordu. Yine de feleğin çarkı döndü ve dünyaya metelik vermeyen bu iki adamı bir gün kıskançlığın alçak fırınına sürdü. Sahte para bastıkları suçlamasıyla yaşadıkları şehirden uzak bir kente sürüldü baba oğul. Kalplerine asla sokmadıkları para yüzünden paranın hükümran olduğu bir başka kentte soluk alıp verdiler. Ya da solukları kesildi. Baba öldü. Oğul köle olarak satıldı. Diyojen kendisi için bir elden bir başka ele geçen altınlara bakarken gülümsüyordu. Bilgi de zihinden zihne aktarılabilirdi. Yeni evine varır varmaz mesleğinin insanları eğitmek olduğunu söyleyerek efendisinin çocuklarına ders vermek istedi. Aslında efendisine söylemediği bir şey vardı. O piyasayı sahte paralardan temizlemek istiyor, görevini "paranın üzerini kazımak" olarak tanımlıyordu. Bu yüzden bir an önce zincirlerini kırıp, toplumdaki yapaylıklara meydan okumalı, sahte paraların üzerindeki yaldızı dökerek insanlara değer verdikleri şeylerin hakikatini göstermeliydi.

Bir dilenci yapabilirdi bunu. Zincirlerinden soyunup yeni bir libas giyen tuhaf bir dilenci... Yeni libas çuldu, değnekti ve torba. Yeni azık incir, zeytin, kara ekmek ve lahanaydı. Yeni kapı filozof Anthistenes'in kapısıydı. Yeni idolü köpeklerdi. Yeni yaşam biçiminin temel ilkesi "yeterlilik"ti. Kişi mutluluk için gerekli her şeyi kendi içinde taşıyabilmeli, kimseden bir şey istememeliydi. Zaman zaman heykellere dilenir gibi el açıyor, nedeni sorulduğunda "Retlere alışmak için böyle yapıyorum!" diyordu. İkinci olarak "utanmazlık" zırhını giyerek zararsız gördüğü kimi eylemlerin üzerinden toplumsal baskıyı kaldırabilmeliydi. Doğrusu bu noktada ölçüyü kaçırmış, Eflatun'un "Hezeyan halindeki Sokrates!" tanımlamasına muhatap olmuştu. Üçüncü ilkesi "sözünü sakınmazlık"tı bu Kynik filozofun. Yozluğu ve kibri bu silahla yenerek insanları yenilenmeye çağırabileceğini düşünüyordu. Ahlaksız bir adamın ev kapısının üzerindeki "Fenalık adına hiçbir şey bu kapıdan girmesin!" kitabesini okuyunca, "O halde ev sahibi nereden girsin!" demiş, bir gün girdiği hamamın suyunun pis olduğunu görüp, "Burada yıkandıktan sonra nereye gidip temizlenmeli!" diye feryat etmiştir. Diyojen'in dördüncü ve son ilkesine göre ise ahlaki olgunlaşma ancak metotlu bir eğitimle gerçekleşebilirdi. Bu yüzden o, hayatın bütün görüntülerini bir açık hava dershanesinin araç ve gereçleri haline getirmenin yolunu arıyor, yeterince olgunlaşıp beceri kazanamayanları hicvetmek için, oklarını hedefe isabet ettiremeyen bir adamı görüp hedef tahtasının önüne oturuyor ve şöyle diyordu: "Hiç olmazsa şimdi başıma bir kaza gelmez!"

Bir fıçıya su da konabilir şarap da. Zeytinyağı da konabilir, sirke de. Peki bir insan fıçıyı ev edinebilir mi? Evet Diyojen, darphanede büyüyen çocuk bir fıçıyı ev edindi kendine. Yalnız ev mi, bir kürsü aynı zamanda! Atina sokaklarında yuvarlıyor evini ve sonra üzerine çıkıp sesleniyor zenginlere, keskin sirkeden daha keskin sözleriyle. Yargıçları kararları üzerinde yeniden düşünmeye çağırıyor. Erkekleri kadınsı hallerden kurtulup erkek, rahipleri riyadan kurtulup samimi olmaya çağırıyor. Halkı batıl inançlardan, askerleri zulümden soğutmaya çalışıyor. Sözünü kimseden sakınmıyor. Bir dilenciye kim ne yapabilir! Kim elinde fenerle güpegündüz Atina sokaklarında dolaşan bu meczuba hesap sorabilir! Kimse! Sadece sorabilirler: "Neden gündüzleyin fener!" Duymak için adam olmadıklarını. "BİR ADAM ARIYORUM!" sözüyle.

Diyojen yalın hayatıyla kısıtlı koşullarda bile mutlu ve bağımsız olunabileceğini göstermek istiyordu insanlara. Yoksa bir fıçıda yaşamayı teklif ediyor değildi başkalarına. "Hayatımda ne fazla ve ne eksik?" sorusunu sordurtmaktı maksadı. Sırf bu yüzden avucuyla su içen bir çocuk görüp maşrapasını kırdı! Ve yükseltti sesini binlerce yıl öteden duyulsun diye: "Bu çocuk bana hâlâ fazla eşya taşıdığımı öğretti!" Bu öyle bir tabloydu ki ünlü ressam Poussin "Diyojen Kâsesini Atarken!" adını verip bu yoksulluğu zengin bir peyzajla insanlığa duyurdu.

GÜNEŞİMİN ÖNÜNDEN ÇEKİL! Bu azarı bir imparator duydu. Büyük İskender deniyordu ona. Diyojen'in şöhretini duymuş, şanını bu şöhretin yanına taşıyarak halka hoş görünmeyi ummuştu. Bir yanda Makedonya kralının parlak alayı, öbür yanda paçavralar içinde güneşlenen Diyojen... Biri yücelterek, diğeri aşağılayarak dünyayı kendine dar gören iki adam! İmparator ihsanda bulunmak istiyor: "Ne dilersen, yapayım!" Diyojen üzerine düşen gölgenin İmparator'a değil dünyaya ait olduğunu hissediyor ve elinin tersiyle itiyor bu gölgeyi: "Gölge etme başka ihsan istemem!" 




Diyojen ile İskender'in hikâyesi


Diyojen İskender'e ayağa kalkmadı. Hiç istifini bozmadı. Binlerce insan: "İskender geliyor," diye kırılıp geçiyorken o, yerinden kımıldamadı bile.
-Sen ne yapıyorsun, gelenin kim olduğunu bilmiyor musun, diye onu tartakladılar.
İskender:
-Durun, dokunmayın!...

-Görmüyor musun, İskender geliyor, diye insanlar yerlere yatıp kalkıyorlar! Sen yoksa İskender'i tanımıyor musun? dedi.
Diyojen:
-Tanıyorum. İyi tanıyorum ve sizi iyi biliyorum, diye cevap verdi.
İskender:
-O halde söyle kimim, ben?
Diyojen:
-Bendemin bendesisin (Esirimin esirisin), dedi.
İskender sarsıldı. Yerinde duramadı ve atından indi.
-Nedemek bu? dedi.
Diyojen:
-Sen, toprak için insan öldürüyorsun. Dünya benim esirim, kölem. Sen de benim köleme köle olmuşsun. Kim kime ayağa kalkacak? dedi.
İskender bunu kabullendi. Diyojen'in büyük bir filozof olduğunu anladı ve dedi ki:
-Dile benden ne dilersen.
Diyojen:

-Gölge etme başka ihsan istemem.

0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Ana Sayfa